Dolmabahçe’den Bir Çeşme ve Bir Heykel

Dolmabahçe’ yi bu defa saraydan değil, şık bir çeşme ve sebil ile sade bir heykel üzerinden konuşalım mı ? Dolmabahçe, daha önceleri bir koydu. XVII. yy. da dolduruldu ve bölge o tarihten sonra ” Dolmabahçe ” olarak anılmaya başlandı. Doldurulan yerde önce “Beşiktaş Sahil Sarayları” inşa edildi. 1856 yılında da devrin hükümdarı Abdülmecit Han, saray mimarları olan Kayseri’li baba-oğul Sarkis ve Nikogos Balyan’a bu günkü Dolmabahçe Saray’ını yaptırttı. Ama bu gün görünenden biraz daha fazlasıyla. Çünkü, stadyumun olduğu yerde, saraya ait has ahırlar vardı. Cami tarafında da tiyatro. Fakat, biz tarihi çok kolay harcayabilen bir toplum olduğumuzdan şimdi onların yerinde yeller esiyor, çılgın amigoların coşkulu taraftarlarına ait nidalar yükseliyor.

Dolmabahçe bu gün de nefes alabilen tarihi bir semt. Devasa, çirkin oraya yakışmayan bir iki gökdelen bile bozamadı henüz bu havasını. Ben de orada bulunan iki yapıtlaIstanbul_Dolmabahce_Cesme_2 hatırlatmak istedim Dolmabahçe’yi.

Dolmabahçe Camisini, sarayını ya da saat kulesini bir şekilde bir yerlerde okuyor, biliyoruz. Ama caminin karşısında bulunan, mermerin dantel gibi işlenmesiyle yapılmış kompleksi ya da biraz yukarısında parkın içindeki küçük heykeli sadece geçip gidiyoruz galiba. Her gün defalarca geçiyoruz önlerinden. Ama, hikayelerini pek merak etmiyoruz galiba, çok fazla sorulup anlatılmıyor, dolayısıyla çok az insan biliyor bu iki eseri.

Caminin hemen karşısındaki mermer çeşme, sebil ve hazire 1740 yılında yapılmış. “Mehmet Emin Ağa Çeşmesi ve Sebili” diye geçiyor. Bazı kayıtlarda da “Sipahi Ağası Mehmet Emin Ağa Çeşmesi” olarak geçiyor. Yani, banisi, Osmanlı’da epeyce iyi bir yerdeymiş. Sipahiler, kapıkulu süvarilerinin birinci bölüğünü oluşturan askerler. Mehmet Emin Ağa da bu bölüğün kumandanı oluyor. Hacı Hüseyin Ağa’nın oğlu. Hacı Hüseyin Ağa’da, zamanında Dolmabahçe’deki Çakır Dede mescidni tamir ettirmiş.

Bu sebil ve çeşme, 1740 yılında yapılan orijinal halinden biraz farklı bir durumda bulunuyor. Bir ara kaderine terk edilmiş. Harap hale gelince, 1937 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan iktisat kongresinde, onarılması kararı çıkmış ve onarım gerçekleştirilmiş. Ama 1957 yılındaki yol yapım çalışmaları nedeniyle biraz daha geriye çekilmiş. Bu sırada mektebi, sebili, dükkanı hatta haziresi de yıkılmış. Fakat 1964 yılında, sebil ile müştemilat yeniden yapılmış. Ama bu hengamede bir çok özelliğini yitirmiş.

Mehmet Emin Ağa’nın günümüze gelebilen külliyesi diyelim yine, çeşme, türbe, Istanbul_Dolmabahce_Cesme_3mezarlıktan oluşuyor. Çok güzel ve artık bakımlı bir kompleks. Korint tipi sütun başlıkları, Osmanlı’da ilk defa burada kullanılmış. Pencere üstündeki işlemelerde rokoko motifler var. Çeşme kitabesinde Mehmet Emin Ağanın adı geçiyor ve kitabelerin Şakir tarafından yazılmış olduğu anlatılıyor. Mehmet Emin Ağa’nın kabri sebilin içinde bir set üzerinde bulunuyor. Buradan mezarlığa dar bir koridorla geçiliyor. Sipahi ağasının evlatları ve torunları yatıyor burada. Bir çok yerde dualar işlenmiş. Yuvarlak mermer yapıda beş pencere var. Mermer sütunlarla birleştirilmişler. Çeşme, simetrik olarak tekrarlanmış ama kapı şeklinde. Mezarlık hemen kapının yanında. Müştemilat önceleri kurşun kaplı sivri bir külahla kaplıymış ama şimdi bu küllah da mermerden yapılmış. Güzel, dikkat çekici bir yapı. Ben senelerdir geçerim oradan, suyunun aktığını hiç görmedim. Artık hayatımıza giren küresel ısınma ile böyle bir beklenti de olmayacak. Ama, geçmişe gönderme yapması açısından eskiye oranla daha fazla tanımak ve korumak zorundayız çeşmeleri. Ahhh ah ne günlerimiz vardı diyeceğiz onlara bakıp. Bir şeyleri daha heba edip dövünmemek için belki ders olur bunlar bizlere.

Çeşmeyi bırakıp, Gümüşsuyu’na doğru birkaç metre yüründüğünde bir başka eser karşılıyor bizi. Parkın kenarına konulmuş zarif heykel, 1973 yılında, Cumhuriyetin 50.yıl şerefine yapılmış. Heykeltıraş Hüseyin Anka Özkan, yarattığı esere “yankı” adını vermiş. 2,5 metre yüksekliğinde, saç ve demir aksamlı.

Yaratıcısı, 1909 yılında doğmuş, 1931 yılında Akademiye girmiş, Rudolf Belling’in öğrencisi olmuştu. Figüre bağlı çalışan bir heykeltıraştı. Hiçbir sergiye katılmıyordu, Istanbul_Dolmabahce_Cesme_4prensip olarak bunu benimsemişti. Antik, klasik Yunan heykellerinden etkileniyordu. Br çok eseri var değişik yerlerde. Hürriyet Gazetesindeki tunç kabartmalar da sanatçıya ait eserlerden. Önce Cağaloğlu’ndaydılar, gazeteyle birlikte eser de Güneşli’ye taşındı. En büyük çalışmaları Anıtkabir’deki bir çok heykelden oluşuyor. Geçtiğimiz günlerde, yine onun eseri olan Çanakkale’de ki “Seyit Onbaşı” heykeli yanlış çalışıldığı gerekçesiyle kaldırıldı. 10 seneden beri duruyordu orda. Hüseyin Anka Özkan, top mermisini Seyit Onbaşının kucağında yapmıştı. Sırtında olması gerekiyor denilerek yeni bir çalışma konuldu Çanakkale Kilitbahir’e. Sanatçının Ankara, Uşak, Aydın, Antakya, Manisa, Trabzon, Van ve Gönen’de bir çok eseri bulunmaktadır.

Gümüşsuyu, hala doğaya saygılı. Tarihsel bir zenginliğe sahip. Sebili ve heykeli geçip yukarıya doğru yürümeye devam ediniz. Yokuşun yorgunluğuna değecektir yukarıdaki manzara. Yeşilin ve muhteşem mimari eserlerin aralığından önce denizi görürsünüz yukarıdan baktığınızda. Deniz ve gökyüzü öyle yakın ki burada, ama karşı kıyılar hemen ayırıyor ikisini ve bütün seyir muhteşem bir tabloya dönüşüyor. Bu tabloda, doğanın ve insanoğluyla başa baş giden uygarlığın güzel bir uyumu var. İçinde bulunduğumuz Mayıs ayı da manzaranın en güzel olduğu zamanlardır. Kaçırmayınız.

Yazı ve Fotoğraflar: Bilsen GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapabilirsiniz