Lale Ve Sadabad

Geçen yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Başkan Kadir Topbaş tarafından başlatılan bir kampanya ile İstanbul halkına üç milyon Lale soğanını saksısıyla dağıtarak “en güzel Lale yetiştirme” yarışması tertip etmişti. Başkan, dağıtımı kendi eliyle başlatmış ve uzun uzun lale’yi anlatıp halkı yarışma konusunda teşvik etmişti. Bu yıl da bir Lale Festivali düzenlediler. Festival öncesinde İstanbul’un her yanını renk renk Lalelerle donatmışlar, gerçek şöleni sunmuşlardı İstanbul’lulara.

Aslında otuz kırk sene öncesine kadar İstanbullular lale’yi tanıyorlardı. Çocukluğumun geçtiği Feneryolu, Kuyubaşı’nda en az üç dört lale bahçesini ben hatırlıyorum. Mevsimi geldiğinde, harçlıklarımla aldığım laleler aklımdadır. Ama sihirli bir el çok kısa bir süre içinde o bahçeleri, büyük apartmanlara dönüştürdü ve İstanbul laleye yabancılaştı. Fakat birkaç yıldan beri belediyelerce tarafından ekilen lalelerle , kent insanları bu harikulade çiçekle yeniden tanışmaya başlamışlardı. En sonunda da kampanyaya dönüştürüverdiler bu tanışıklığı, sonrasında da Sadabad görkeminde olmasa da yine de festival dedikleri bir kutlamaya.

Lale!… Bacasız fabrika sayılan turizmde, ülkemiz logosu bir laleden oluşuyor. Çünkü tarihimizde bir devre adını verdi bu nadide çiçek. Ve XXI yüzyılda üstlendiği temsil görevini bu devreden aldı. Ama bugün bizden önce onu sahiplenmiş ve hakkını vermiş bir başka ülke var. Hollanda. Hollanda’nın geçmişinde bir lale devri yok ama sahiplenişi bizden daha güçlü. Dolayısıyla planlı bir çalışmayla lalenin gerçek ülkesine yani bize geri dönmesi gerekmektedir.

Lale; Osmanlı İmparatorluğu’nda bir devre damgasını vurmuş bir çiçekti. 1718/1730 yılları SAMSUNG CSCarasındaki on iki yıl, İmparatorlukta bu çiçeğin adıyla anılan özel bir devir olarak geçti. İlk defa Lale Devri’nde Osmanlı Sarayında yaşam, ölümden sonra yaşanacak dünyanın önüne geçiyordu. Ölümden sonrasını önemsemenin yanında, dünya zevklerini tatmak da değer kazanmıştı. Bu devirde İmparatorluğun fetih politikası daha ziyade barış ve diplomasi kavramları üzerinde şekilleniyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun yirmi üçüncü padişahı III.Ahmet ( 1673/1736), 1703 yılında tahta geçti. Bu sırada Avrupa devletleri, kendi aralarında büyük bir kargaşa yaşıyorlardı. III.Ahmet bu kargaşa sırasında tarafsız kalmak istediyse de başarılı olamadı ve Rusya Çarı I.Petro İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ı yenince, kral Osmanlı İmparatorluğu’na sığındı. Rusya, Osmanlı ülkesine savaş açtı. 1711 yılında Baltacı Mehmet Paşa, Rus ordusunu Prut ırmağı bataklıklarında kuşatma altına alarak savaşın galibi olmak üzereydi ki, Çariçe Katerina barış teklifinde bulundu. Ve zafer arifesindeki Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile Prut anlaşmasını yaptı. Prut’tan sonra ise İmparatorluk Venedik ve Avusturya’yla da savaşmak zorunda kaldı. Savaş alanında Damat Ali Paşa, askere moral vermek için öne atılınca da, alnına gelen bir kurşunla şehit edildi. Ordunun komutansız kalışı Avusturya’yı güçlendirdi. Belgrat, Banat Eyaleti ve Temeşvar Kalesi kaybedildi.

Ama işin asıl önemli olayı, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın III. Ahmed’e büyük vezir olmasıydı. Nevşehirli; batıya açık, barıştan yana, zevke ve eğlenceye düşkün bir paşaydı. Damat Ali Paşa yerine , Padişahın 12 yaşındaki kızı Fatma Sultan’la o evlendi ve Osmanlı ülkesine de Başvezir oluverdi. Hemen İngiltere ve Felemenk elçileri aracılığıyla , Avusturya ve Venedik’le Pasarofça Antlaşması imzalanıp barış sağlandı.(1718)

Ve lale devri başlamış oldu. Padişahı; III. Ahmet’ti. Veziriazamı; Nevşehirli Damat İbrahim Paşaydı. Sembolü ise lale çiçeğiydi. Savaşa sıcak bakılmıyordu. Güzel sanatlar ve edebiyat önemliydi. Büyük vezir şehrin imarını önemsiyordu. Pek çok alanda yapılacak yeniliklere açıktılar. Ama, Avusturya karşısındaki başarısızlık ve Rusya’nın İran’ı alma tehlikesiyle 1722 yılında İran’la savaşmak zorunda kalındı. 1724 İstanbul Antlaşması’na rağmen savaş uzun yıllar devam etti.

1917 Yılında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Kağıthane vadisinde verdiği bir kır şölenine padişahı da davet etmiş ve padişah şölenin görkeminden ve vadinin güzelliğinden etkilenmişti. Vezir de kolları sıvadı ve vadi tarihteki yerini almak üzere yeniden şekillenmeye başlandı. Önce, sultan için Sadabad Kasrı inşa edildi. Yerleri saray tarafından ücretsiz verilmiş yaklaşık 60 adet kadar yapı inşa edilerek lalezarlar oluşturuldu. Osmanlı’larda ilk defa peyzaj mimarisi profesyonelce kullanılmaya başlandı. Dere yatağına dokunulmadı. Ama suyun akışına müdahale edildi. Sadabad Köşkünün önüne yapılan mermer havuzlarda suyun akışı kontrol altına alınarak minik çağlayanlar oluşturuldu. Havuz rokoko stilinde yapılmıştı. İçindeki küçük çanaklardan suyun akışı sağlanıyor, fazla gelen su ise kenarlardan aktarılarak, ışık oyunları ve suyun hareketiyle muhteşem görüntüler oluşturuluyordu. Bugünkü Kağıthane belediyesinin bahçesinde havuza ait mermer parçalar sergilenmektedir. Suyun akışını dengeleyen olukların yanındaki balık kabartmaları, Kağıthane deresinin berrak sularında ışık oyunlarıyla canlı balık görüntüsü yaratıyordu. Evliya Çelebi ünlü “Seyahatname” sinde bu vadiyi anlatıyor ve “Kağıthane Lalesi” ismiyle meşhur “Lale-i Günegün” den bahsederek, “Lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur” diyordu.

Lale devrinde Sadabad’ta bahçe ve doğa tutkusu en üst seviyeye ulaştı. Lale bahçelerinin görkemi aldı yürüdü. Derenin kenarlarına her dem yeşil kalan değerli ağaçlar ekilmişti. Eğlencelerde lale bahçelerinin içine , sırtlarında mumlar yakılı kaplumbağalar bırakılıyordu. Muhtelif aynalar yerleştirilerek müthiş görüntüler elde ediliyordu. Eğlence yazın Sadabad Kasır ve Köşk bahçelerinde, kışın bazen Büyükdere’de bazen Üsküdar’da helva eğlencelerinde doruğa çıkıyordu. Padişah’ın lale’ye olan sevgisi bu çiçeğe ilginin artmasına neden oldu. Renk renk, çeşit çeşit lale ekimi hızlandı, İstanbul bir lalezarlar şehri haline geldi. Bu devirde 239 çeşit lale yetiştirildi. Lale soğanı satışı özel bir fermana bağlandı. Rivayet edilir ki; İstanbul’da 500 altına lale soğanı satışı yapıldı.

SAMSUNG CSCAslında lale’nin vatanı Türkiye değildi. Orta Asya’ydı. Ama dünyada hiçbir ülke o tarihe kadar bu çiçeği bu kadar sahiplenmemişti. Zaten dünyaya yayılışı da Anadolu topraklarından oldu.

Lale devri Osmanlı İmparatorluğu için bir yenilikler devri de oldu. İlk defa 28. Çelebi Mehmet Efendi Paris’e devlet elçisi olarak gönderildi. Orda kendi onuruna düzenlenmiş Opera ve Bale gösterilerine, özel konser ve toplantılara katılıp, Askeriyeyi ve Hastahane teşkilatlarını inceleme imkanına sahip oldu. Dönüşünde de incelediği her konuda raporlar verdi Saray’a. Vadinin inşasında da bu raporlardan faydalanıldı. Ama kasır ve köşklerde Osmanlı ev yapısının korunmasına da özen gösterildi.

Lale devrinde ilk defa çiçek aşısı yapılmasına başlandı ve yaygınlaştırıldı. Şairler, ressam ve hattatlar korunup kollandı. Minyatür sanatı geliştirildi. İlk defa Lale devrinde Yeniçerilerden bir itfaiyeci taburu kurulmuş ve tulumbacılık önemsenmiştir.

28.Çelebi Mehmet Efendinin oğlu Said Efendi; Avrupa’da Matbaa üzerine incelemelerde bulunmuş ve İbrahim Müteferrika ile birlikte ilk Müslüman Matbaasını kurmuştur bu devirde. Dini kitapların dışında kitap basılmasına müsaade edilmiş, İstanbul’a beş yeni kütüphane açılmış ve yeni kitaplarla zenginleştirilmiştir. Yalova’da bir kağıt fabrikası kurulmuş, Çini ve Dokuma fabrikaları da bu devirde açılmıştır. Devrin ünlü şairi Nedim, saray erkanınca hoş tutulmuş, o da bütün dizelerini Sultan’a ve Vezirine sunmuştur. Sultanahmet’te, Topkapı Sarayı’nın girişindeki ünlü III.Ahmet Çeşmesi ve Üsküdar sahilindeki büyük çeşme, Lale devri padişahı adına yapılmış ve günümüze gelebilmiş güzel eserlerdendir. (Üsküdar’daki çeşme, Celal Bayar döneminde İskelenin olduğu yerden alınarak şimdi bulunduğu yere konmuştur. )

Lale devri getirdiği yeniliklerin yanı sıra bir zevk ve eğlence devridir. Günümüzde, yok edilmiş eski görkemini arayan, inceleyip var etmeye çalışan Kağıthane Belediyesi umuyoruz ki başarılı olur. Lale, bir lale devrine bile sahip olmayan ama sahiplendiği laleyi, arkasında böyle bir tarihi yaşanmışlık olmamasına rağmen , dünyaya kendisinmiş gibi kabullendiren Hollanda’ya değil , Osmanlıya ait bir çiçek olarak kalabilmelidir. Sadece bir sembol olmamalı; ait olduğu topraklarda renk renk hayat bulmalıdır yeni baştan.

Lale devrinin sonu Beyazıt Hamamında tellaklık yapan Patrona Halil’le geldi. Saray ve çevresinin zevk ve eğlenceye dalması, bu konuda sınırsız para harcanması halkı umutsuzluğa ve çözüm aramaya yöneltti. Ve halkın ümitsizliği ile sarayın pervasızlığı, Osmanlı tarihindeki ünlü Patrona Halil isyanının doğurdu. Bu da lale devrinin sonu oldu. İsyancılar saray kapılarına dayanınca Padişah, Nevşehirli İbrahim Paşa ve yanındakileri boğdurup isyancılara teslim etti. Vezirin cesedi İstanbul sokaklarında parçalandı. Sadabad yakılıp yıkıldı. Laleler mi ? Bugün Türkiye’nin turizm logosunda ülkemizi temsil ediyor. Bizim gerçek anlamda sahiplenmemzi bekliyorlar. Betonla boğarak yok ettiğimiz bahçelerimizde yapamıyorsak bile pencerelerimizde, balkonlarımızda bu muhteşem çiçeği yetiştirmeye başlamalıyız hemen.

Biz lale ekip büyütürken , Kağıthane belediyesi de çalıştırmaya başladığı kolektörlerine ve bir milyon metrekarelik Sadabad vadisini yenilemeye hız vermeli. Sadabad güzelliğinde, renk renk, çeşit çeşit laleler yetişirken, Cumhuriyet bilgeliğinde günler yaşanmalı bu topraklarda.

Bilsen GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapabilirsiniz