Kırşehir

Yaklaşık olarak beş bin yaşında olan Kırşehir, bir İç Anadolu bölgesi şehridir. Kızılırmak’a ulaşan Kılıçözü Suyu vadisinde kurulu olup, Kırıkkale, Yozgat, Nevşehir, Aksaray ve Ankara ile komşuluk etmektedir.

İlçeleri : Akçakent, Akpınar, Boztepe, Çiçekdağı, Kaman ve Mucur.
Plaka No : 40

Tarih boyunca önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmış, Anadolu’nun Türkleşmesiyle büyük kalelerinden biri haline gelmiştir. Hitit, Frig, Pers, Makedonya, Kapadokya kralları, Romalılar ve Bizanslılar’ın idaresi altına giren yöre, Selçuklular ve Danişmendlilere de geçmiş. Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Kılıcarslan döneminde Dânişmendli topraklarının

Selçuklular’a ilhak edilmesiyle (1173) ikinci kez Selçukluların idaresine girmiştir. M.1228 Yılında, Mengücüklüler’in Erzincan-Kemah kolunu hâkimiyeti altına alan Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad, Şebinkarahisar’ı direniş göstermeksizin teslim eden Mengücük hânedanından Muzafferüddin Muhammed b. Behram Şah’a Kırşehir’i dirlik olarak vermiş, şehre yerleşerek burada yaşamasına müsaade etmiştir. 1243 Kösedağ savaşından sonra göçebe Moğol grupları tarafından kışlak olarak kullanılmaya başlanmıştr. 1261 Yılında, Kırşehir Emirliği’ne getirilen Cacaoğlu Nûreddin zamanında, Kırşehir, yaptırılan eserlerle  bir bilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Daha sonra XIV. yüzyıl ortalarında Eretna Beyliği’nin eline geçen Kırşehir, Eretnaoğlu Mehmed Bey’in ölümünden (767/1366) sonraki iç karışıklıklar sırasında en fazla zarar gören yerlerden biri oldu. Ardından Sivas merkez olmak üzere bir devlet kuran Kadı Burhâneddin’in idaresine girdi (791/1389). Kadı Burhâneddin, Osmanlı ve Karamanoğulları sınır kesiminde yer alan şehrin surlarını tamir ettirdi. Timur’un Anadolu’ya ilk girişi sırasında Karamanoğulları tarafından yağma edilen şehir Kadı Burhâneddin’in ölümünden (800/1398) sonra Osmanlılar’ın eline geçti. Ankara Savaşı’nın (804/1402) ardından Timur tarafından Karamanoğulları’na verildi. Timur Anadolu’dan çekilirken başta Yozgat çevresi olmak üzere Kırşehir yöresindeki Moğol aşiret Turkiye_Kirsehir_Hillagruplarının önemli bir kısmını götürdü ve onlardan boşalan yaylak ve kışlak mahallerine Dulkadıroğulları’na mensup konar göçer Türkmen grupları gelmeye başladı. Bu durum Kırşehir’in Dulkadıroğulları’nın idaresine girmesinde önemli rol oynadı. Kırşehir’de Dulkadır hânedanı mensupları yöneticilik yaptılar. Fâtih Sultan Mehmed döneminde Dulkadıroğlu Alâüddevle Bozkurt Bey Kırşehir’de bulunmaktaydı. Şehir muhtemelen Fâtih’in hükümdarlığının son yıllarında kesin olarak Osmanlı idaresine girdi. Osmanlı idaresinin ilk yıllarında Alâüddevle Bey’in haslarına dokunulmamıştır.

Şehrin İsimleri : Şehrin kurulmuş olduğu yerin tabi özelliğinden dolayı “Kırşehir” ismi verilmiş olsa da bir ara “Gülşehri” olarak da isimlendirilmiştir. İlim ve tasavuf erbabı Aşık Paşa şehre yerleştiğinde, şehrin adeta bir gül bahçesi olma özelliğinden dolayı burası “Gülşehri” olarak isimlendirilmiş ve bu bir müddet böyle kullanılmış ancak Cumhuriyet döneminde Kırşehir biçimini almıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti döneminde önemli bir idarî merkez durumunda olan Kırşehir, Osmanlı idaresinde 1485’ tarihine kadar Kırşehir vilâyeti adı altında Rum eyaletine bağlı bulunuyordu. Köylerin dışında kırsal kesimde önemli bir konar göçer unsur bulunuyordu. Varsak Türkmenleri adıyla bilinen bu unsurlar, daha çok Kırşehir’in kuzeyindeki Malya ovası ile kuzeybatı taraflarına doğru yayılmışlardı.  1957 Yılında şehir odu.

Anadolu Selçuklu Devleti döneminde önemli bir kültür potansiyeline sahip olduğu anlaşılan Kırşehir’de birçok ilim adamı ve şair yaşamıştır. Bunlar arasında, özellikle Türkçe’nin Anadolu’da edebî bir dil durumuna gelmesinde önemli rol oynayan ve bu konuda eserler veren Âşık Paşa ve Gülşehrî başta gelir. Yine burada söz konusu dönemden kalma birçok tarihî eser mevcuttur. Bunların içinde en eskilerden birini,  Şehirde bir diğer önemli medrese, 671’de (1272-73) Kırşehir Emîri Cacaoğlu Nûreddin’in yaptırdığı Caca Bey Medresesi’dir. Melik Gazi Kümbeti ile Caca Bey Medresesi arasında ne zaman inşa edildiği kesin olarak bilinmeyen ve İlhanlılar zamanında darphâne olarak kullanılan Lala (Lâle) Camii mevcuttur. Şehirde anat tarihi yönü ağır basan ve daha önce bir zâviye müştemilâtına sahip olduğu anlaşılan eserlerden biri Âşık Paşa Türbesi’dir. Aynı şekilde Osmanlı döneminde bir zâviye müştemilâtına sahip olan ve çeşitli tarihlerde tamir edilen eserlerden bir diğeri Ahî Evran Zâviyesi ve Türbesi’dir. Bunun yanında şehrin imaret semtinde Şeyh Süleyman Türkmâni’ye ait bir türbe vardır. Kale olarak bilinen höyük üzerinde de Selçuklu Sultanı II. Alâeddin Keykubad tarafından yaptırılan ve 1312’de (1894) yeniden inşa ettirilen Alâeddin Camii yer alır. Şehrin batısında Karakurt Kaplıcası’nın yanında ise Kalender Baba Türbesi vardır.

Turkiye_Kirsehir_Neset_Ertasin_Kabri

Kırşehir – Neşet Ertaş’ın kabri

Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilâtıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran’a Ahi Baba da denir.

Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu’da yayılışı Kırşhir’den başlamştır.  Ahi Evran’ın, 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuş olduğu söylense de, bu devirde Anadolu’nun şehir ve kasabalarında ortaya çıkan Ahi kurumları,  Ahi Evran’ın koyduğu ilkelere bağlı kalmış olup, Ahi Evran liderliğindeki geniş bir teşkilatın şubeleri olmuşlardır. Fakat onun ölümünden sonra, bağlı olunan ilkelerde büyük benzerlikler mevcut olmakla beraber, İbn-i Batuta’nın belirtiği gibi, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılan bu kurumlar arasında organik bir bağ olmamıştır.

Kadınlar, Ahiliğin “kadınlar kolu” olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır. Ahilik Teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçeri Ocaklarında olduğu gibi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır. Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, Osmanlı’nın kurulmasında etkin olan Dört unsur arasında Ahiliği de belirtmiştir. İlk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğu Ahi Teşkilâtı’na mensup şeyhlerdir.

Ahi Teşkilâtı’nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti’nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışması zorunlu olmuştur. Din ayrımı gözetilmeden ortaya çıkan bu kuruluşa da gedik denmiştir. 1727 yılından itibâren rastladığımız bu kavram Türkçe bir kelime olup tekel veya imtiyaz anlamına gelmektedir. Kavram olarak “Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek” demektir. Yapı olarak ahilikten farklı olmamakla birlikte ömrü onun kadar uzun olmamıştır. Zira 1838 Balta Limanı Antlaşması’yla tekel idaresi ortadan kalkmış ve gedikler çözülmüştür.

Ahilik teşkilâtı 3 dereceli bir düzene sahip olup, her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır: Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi,Halife, Şeyh ve Şeyh-ül Meşayıh in inceliklerini öğrenirler, akşamları toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında aynı hiyerarşi içinde ahlakî ve felsefî eğitim görürlermiş.

Kırşehir’de kabri bulunan Ahi Evran’ın kurduğu bu teşkilatla ilgili Ahilik geleneğinin unutulmaması için Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odaları tarafından bazı şehirlerde her yıl Ahilik haftası ve kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik teşkilatı, gençlerin iyi yetişmesini ve meslek kazanmasını sağlardı. Savaş, afet vs. kötü durumlarda da kuruma üyeler ve halk arasında dayanışma olurdu. Padişahlar ve diğer yöneticiler de ahilik teşkilâtını destekleyerek gelişmesini istemişlerdir.

Turkiye_Kirsehir_Ahi_Evran

Kırşehir – Ahi Evran

Ahi Evran  : Ahîlik teşkilâtının Anadolu’daki kurucusu ve debbağ esnafının pîridir. Asıl adı Şeyh Nasîrüddin Mahmûd Ahî Evran b. Abbas olup Ahî Evran (Evren) adıyla tanınır. Tarihî bir hüviyete sahip bulunmasına rağmen gerçek kişiliği menkıbeler içinde kaybolmuştur. “Gök, kâinat” ve “yılan, ejderha” anlamlarına gelen Evran ismi, efsanevî kişiliğinin bir işareti sayılabilir.

Asya içlerinden Anadolu’ya gelen mutasavvıflardan biri olan Ahî Evran, bir müddet Denizli, Konya ve Kayseri’de ikamet ettikten sonra birçok şehir ve kasabayı gezerek ahîlik teşkilâtının kuruluşunda ve yayılışında önemli bir rol oynamış. En son Kırşehir’e yerleşmiş ve ölümüne kadar burada kalmış. XV. yüzyılda kaleme alınan Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi’nde, menkıbevî şahıslarla münasebeti ve bu arada Hacı Bektâş-ı Velî (ö. 1270) ile olan yakınlığı anlatılmaktadır. Bazı siyasî ve sosyal hadiseler, doksan üç yıl yaşadığı rivayet edilen Ahî Evran’ın hem Hacı Bektâş-ı Velî, hem de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273) ile çağdaş olduğunu göstermektedir. Çeşitli araştırmalarda ölümünün yahut öldürülüşünün 1262’de veya 1300-1317 yılları arasındaki bir tarihte olduğu ileri sürülmüştür. Ancak, Ahî Evran’ın hayatı ve faaliyetleri hakkında son zamanlarda yapılan bu araştırmalar ve kendisine izâfe edilen eserler, dayanılan kaynakların iyi bir tenkit süzgecinden geçirilmemiş olması sebebiyle ihtiyatla karşılanmalıdır. XIV. yüzyılın başlarında Gülşehrî tarafından Ahî Evran üzerine kaleme alınan mesnevide onun tipik bir sûfî dervişi olarak tasvir edildiği görülmektedir.

Ahî Evran’ın debbağlık mesleğini icra ettiğine dair an‘ane, onun velî olarak anılmasından sonra debbağ esnafının pîri sıfatıyla yüceltilmesine sebep olmuştur. Bu bakımdan Türk debbağlarının silsilenâmeleri kendisine dayandırılmış ve oradan da bütün debbağların pîri olan Zeyd-i Hindî’ye götürülmüştür. Osmanlı Devleti döneminde Ahî Evran’ın esnaf zümresi arasında pîr olarak kazandığı itibar bütün Anadolu, Rumeli, Bosna ve hatta Kırım’a kadar yayılmıştır.

Şeyhlerinin Ahî Baba unvanını aldığı Kırşehir’deki Ahî Evran Zâviyesi, Osmanlılar’da Türk debbağlarının ve zenaat erbabının mânevî merkezi durumunda idi. Ahî Baba ve onun salâhiyet verdiği, diğer şehirlerdeki yine Ahî Baba unvanını taşıyan ahî teşkilâtı reisleri, çıraklara şed bağlamak* hakkına sahipti. Zâviye şeyhleri, bu yetkinin kendilerine ait olduğunu zaman zaman devlete tasdik ettirme ihtiyacını duymuşlardır. Bu durum daha çok bazı esnafın Ahî Evran makamı ile münasebetinin gevşemeye başladığı zamanlarda olmuştur. Nitekim 1780, 1782, 1822-1823 ve 1842 tarihlerinde bu gibi durumların ortaya çıkması üzerine devlet yetkililerine başvuran zâviye şeyhleri, bütün esnafın pîri olduklarını bildiren beratlar almışlardır.

Ahî Evran Zâviyesi, XX. yüzyılın başlarına kadar esnaf zümresi üzerindeki mânevî tesirini devam ettirmiştir. Bu durum, başta debbağlar olmak üzere bütün esnafın Ahî Evran’ı pîr kabul etmelerinden ve devletin bu bağlılığı teşvik eden desteğinden ileri gelmiştir.

Ahi Evran Zaviyesi :
Kırşehir il merkezinde XIV. yüzyılda kurulmuş bir ahî zâviyesi.

İlk inşa tarihi bilinmemekte ve muhtemelen XIV. yüzyılda basit bir zâviye halinde kurulmuş olduğu tahmin edilmektedir. 1450’de Seydi Beyoğlu Emîr Hasan Bey türbenin üzerine bir bina yaptırmış, 1481’de Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey bu binayı genişletmiş ve 968’de (1560-61) Ahî Evran’ın ahfadından olan bir şeyh de mescidi ilâve etmiştir. Zâviyenin mimari bakımdan geçirdiği safhalar, çevresinde inşa edilen yapılarla birlikte onun küçük bir manzume halini almasına sebep olmuştur denilebilir.

İl merkezinde kendi adıyla anılan mahallede 1972 yılında çevresi belediye tarafından istimlâk edilinceye kadar kuzey, doğu ve güneyden eski evlerin, batıdan ise bir sokağın sınırladığı genişçe bir hazîrenin ortasında yer alan zâviye, Ahî Evran’ın türbesi ile bazı ahîlerin mezarlarını da ihtiva eden yedi mekânlı tek bir yapıdan ibarettir. Değişik yerlerinde bulunan kitâbelerden ve vakıf kayıtlarından, en geç XIV. yüzyıldan başlayarak çeşitli devirlerde yapılan tamirat, tâdilât ve ilâvelerle varlığını koruduğu anlaşılan bu yapı, günümüzdeki görünüşünü 1968-1972 yıllarında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün gerçekleştirdiği restorasyon çalışmaları sonunda kazanmıştır. Anadolu’da pek çok örneği görülen zâviyeli veya tabhane*li cami tipinin plan şemasına uygun ve oldukça simetrik bir biçimde, çevredeki antik harabelerin malzemesinden de büyük ölçüde faydalanılarak inşa edilmiştir.

İki kısımdan teşekkül eden zâviyenin birinci kısmı, kubbeli bir methal ile iki yanında yer alan mescid ve divanhaneden, ikinci kısmı ise bunlara bitişik olarak arkalarında inşa edilmiş bir orta sofa ile çevresindeki iki hücre ve bir eyvandan ibaret türbelerden meydana gelmektedir. Zâviyenin batıya açılan XV-XVI. yüzyılların mimari üslûbuna göre beyaz mermerden işlenmiş cümle kapısı son restorasyon sırasında yapılmış ve üzerine daha önce zâviyenin bahçe kapısında bulunan kitâbe konulmuştur. Basık bir kemer gibi işlenmiş lento taşı ile kemer alınlığı içine yerleştirilmiş olan bu elips kitâbe, Sultan II. Mahmud’un 1235 (1819-20) tarihli tuğrası ile Ahî Evran’ın adını taşımaktadır. Kapının hemen sol tarafında bulunan minare, binaya XX. yüzyılın başlarında eklenmiş olup restorasyon esnasında yeni kapı takımı inşa edilirken zâviyenin cephesinde aynen muhafaza edilmiştir. Minare kaidesinin sol yanındaki yine batı cephesine açılan kemerli bir kapıdan üstü sivri tonoz örtülü, müstakil divanhane*ye girilmektedir. Alt katı büyük bir pencere ile, kâgir bir merdivenle çıkılan üst katı ise eyvan biçiminde bir açıklıkla methal bölümüne bakan divanhane, kuzey cephede yer alan alttaki büyük, üstteki küçük iki pencere ile ışıklandırılmıştır.

İki basamakla çıkılan bir sahanlıktan geçilerek gelinen cümle kapısından, pencereli bir kasnak ile yükseltilmiş, sivri kemerlerin taşıdığı kubbeli methal bölümüne girilmektedir. Kubbeyi taşıyan güneydeki kemer, karşılıklı üç basamakla çıkılan eyvan biçimindeki mescide açılmaktadır. Mescidin üstü, doğu ve batı duvarlarının takriben ortasında bulunan karşılıklı iki gömme ayağa oturtulmuş bir takviye kemerinin desteklediği sivri bir tonozla örtülmüştür. Batı cephesine açılan iki küçük alt pencere ile güney duvarındaki küçük bir fevkanî pencereden ışık almaktadır. Güneyde, iki küçük dolap nişinin ortasında üstü kemerlenmiş sade bir mihrap ile güneybatı köşede sade bir ahşap minber yer almakta, mihrabın yukarısında da bu zâviyenin Kanûnî Sultan Süleyman’ın izni ile -ismi okunamayan- bir ahî tarafından 968 (1560) yılında tamir ettirildiğini bildiren iki satırlık bir kitâbe bulunmaktadır. Methal kubbesini taşıyan karşı taraftaki kemer gözü de kuzeydeki divanhanenin duvarına kadar uzanan bir eyvana açılmaktadır. Burada, zeminden birkaç basamakla çıkılan bir seki üzerinde bir ahînin mezarı, kuzeybatı köşede de minarenin kapısı bulunmaktadır.

Methal bölümünden türbe kısmına cümle kapısının karşısındaki, üstünde Dulkadıroğulları’ndan Süleyman Bey’in oğlu Alâeddin Bey’e ait 886 (1481) tarihli üç satırlık bir kitâbe bulunan küçük bir kemerli kapıyla geçilmektedir. Bu kitabe Kırşehir Tarihini yazan Cevat Hakkı Teim tarafından okunmuştur, Alaüdevle’nin Fatih Sultan Mehmed’in himayesinde bulunduğunu yazar. Bilindiği gibi Fatih Sultan Mehmed’in zevcesi Sıtti Mükrime Hatun, Alaüdevle’nin kardeşidir. Türbe kısmı, orta sofa mahiyetindeki kubbeli bir merkezî mekân ile kuzey ve güneyde yer alan simetrik iki hücreden ve doğuya uzanan sivri tonozlu bir eyvandan ibarettir. Yüksek ve geniş bir kemerle orta sofaya açılan kuzeydeki kubbeli hücre, Ahî Evran’ın türbesidir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı türbe kapısının üzerinde Alaüdevel’nin Fatih Sultan Mehmed’in himayesinde bulunduğunu gösteren 886 (M.1481) tarihli kitabeden bahsetmektedir. Türbe zemini birkaç basamakla çıkılan bir seki halinde yükseltilmiş ve buraya Ahî Evran’ın mezarını sembolize eden, büyük fakat sade bir ahşap sanduka yerleştirilmiştir. Evvelce bunun gerisinde yer alan ve üzerindeki oyma yazılardan Şeyh Erzurumî’ye ait olduğu anlaşılan müzeyyen ahşap sanduka halen Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde muhafaza edilmektedir. Türbe, kuzey ve doğuya açılan alçı şebekeli birer fevkanî pencere ile aydınlatılmıştır. Benzeri örneklerde de görüldüğü gibi evvelce zâviyenin mescidi olduğu ve alçı süslemeli bir mihrabının bulunduğu anlaşılan doğudaki eyvana da aynı seviyedeki Ahî Evran Türbesi’nin basamaklarından çıkılmaktadır. Burada kime ait oldukları tesbit edilemeyen çok sade beş ahşap sanduka yer almaktadır. Eyvan doğudan kemerli bir üst pencere, diğer üç yönden de küçük birer alt pencere ile aydınlatılmıştır. Güney duvarında, bu imaret-zâviyenin ahîlerden Seydi Bey’in oğlu Hasan Bey’in emriyle 854 (1450) yılında inşa edildiğini gösteren üç satırlık bir kitâbe bulunmaktadır. Orta sofanın güneyindeki kubbeli oda, zâviyeye bitişik evlerin istimlâkinden sonra hafriyatla meydana çıkarılan orijinal temelleri üzerine yeniden yapılmıştır. Bu oda halen Ahî Evran’a ve ahîlere ait belge ve eşyanın teşhir edildiği bir sergi mahalli olarak kullanılmaktadır. Türbe kısmında yer yer XIX. yüzyılın basit nakış kalıntılarını ihtiva eden kemer, tonoz ve kubbeler restorasyon sırasında sembolik figürlü yeni kalem işleriyle süslenmiştir. Ayrıca zâviyenin orijinal örtü malzemesi bilinmeyen tonoz ve kubbeleri bakır levhalarla kaplanarak türbenin piramit şeklindeki külâhına da ejder figürlü yeni bir alem takılmıştır.

Zâviyenin hizmetlerinin ve faaliyetlerinin yürütülebilmesi için bir vakıf kurulduğu bilinmektedir. Burası evlâtlık vakıf statüsünde olduğundan şeyhlik makamı babadan oğula intikal ediyordu. Bu makam, Kırşehir kadısının arz*ı ile devlet merkezi tarafından berat verilmek suretiyle tasdik olunmakta, icabında Ahî Evran evlâtlarınca da “ber-vech-i iştirâk” (ortaklaşa) tasarruf edilmekte idi. Nitekim 1485’te Ahî Çelebi ile Ahî Sinan, 1584’te Hüseyin Çelebi, Çalapverdi ve Sâdık, 1842’de ise Şeyh Ömer ile Şeyh Mûsâ zâviyede müştereken tasarrufta bulunmuşlardır. Zâviyeye vakıf olarak tahsis edilen çiftlik, köy ve mezraaların tamamı Kırşehir bölgesinde yer alıyordu. Ancak köy ve mezraaların gelirinin tamamı vakfa ait olmayıp sadece mâlikâne* hissesi tahsis edilmişti. Vakıf gelirinden, zâviye şeyhinin ve yine Ahî Evran sülâlesinden gelen vakıf mütevellisi ile vakıf nâzırının yevmiyeleri verildikten sonra geriye kalan meblağ, Ahî Evran makamını ziyarete gelen misafirlerin ağırlanması için sarfedilmekte idi. Bu arada esnafın da zâviyeye belirli bir aidat ödediği bilinmektedir.

Kırşehir Emiri Caca Bey : Ceceli Aşireti’nin Beyi Emir Baha’el-Din Caca’nın oğludur. 1240 Yıllı civarında doğmuş, Kırşehir’e gelmeden önce Eskişehir hanlığı yapmış, burada bir han ve cami yaptırmış, on yedi camiyi de onartmıştır. Anadolu Selçuklu Veziri Muiniddin Süleyman Pervane ile tanışmadan önce devecilik yapan Caca Bey, bu vezir tarafından Kırşehir Emirliğine kadar yükselmiştir. Onun tarafından yaptırılmış olan Cacabey Medresesi devrin fakültesi olarak görülmüş ve Anadolu’nun ilk rasathanesi olarak kullanılmıştır. Yönetim işlerinde Türkçe konuşan ve yazışmalarında Türkçe kullanan Caca Bey, Caca Bey Medresesi’nde de Türk dilinde eğitim verilmesini sağlamıştır. Devrinde, Kırşehir bir ilim irfan yurdu haline gelmiş, alimler korunmuş, birçok şair yetişmiştir. Caca Bey, 1301 yılında Bizanslılara karşı savaşırken ölmüş, cenazesi, Kırşehir’e getirilerek yaptırdığı medresenin yanındaki türbeye defnedilmiştir.

Caca Bey Medresesi : Selçuklu dönemi medreseleri kapalı avlulu kareye yakın dikdörtgen planlı iki eyvandan oluşan biçimde yapılmış olan Medrese, bir mimarlık harikasıdır..671 /m. 1272 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Kırşehir Valisi Nureddin Cibril Bin Cacabey tarafından yaptırılmış ve devrinde gök cisimlerinin incelenmesi amacıyla kullanılmıştır.

Turkiye_Kirsehir_Caca_bey

Kırşehir – Caca bey

Medresenin kuzey cephesinde girişi sağlayan ve Selçuklu dönemi özelliklerinin en güzel örneklerinden biri olan taç kapı bulunmaktadır. Taç kapı cepheden taşkın anıtsal bir biçimde yapılmıştır. Renkli taş işçiliği ile süslenmiştir. Mukarnas kavsarası ve iki sıra kuşatma kemeri ile çevrilmiştir. Kapının iki tarafında da bir çift burmalı sütun vardır. Taç kapının sağında ve solunda iki tane kadeh motifi vardır. Bunlar Türk kültür ve mitolojisinde gücün simgesidir. burdan da anlıyoruz ki Cacabey’in ne kadar önemli bir devlet adamı olduğunu ifade etmektedir. Taç kapıda kitabenin altında bulunan sol taraftaki dairesel kabartma eksen eğikliğini, sağ tarafındaki ise dünyanın şeklini simgelemektedir. Alt taraftaki küreler ise güneşi ve ayı simgelemektedir.

Taç kapıda bulunan en üstteki kitabede: Bismillahirrahmanirrahim Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Bu mübarek medresenin yapılmasını bü,yük sultan, ulu şahinşah ümmetin koruyucusu, Arap ve Acem sultanlarının efendisi karanın denizlerin sultanı İslamın ve müslümanların yardımcısı sultanların ve meliklerin efendisi fetihler babası Gıyasettin Keyhüsrev bin Kılıç Arslan zamanında Allahın rahmetine ve mağfiretine muhtaç Cebrail bin Caca, Allah’a yaklaşmak ve onun rızasını kazanmak için 671 senesi aylarında emretti”

Giriş Kemeri  Üstünde Bulunan  Kitabede : Taç kapı üzerinde selçuklu sülüsü ile yazılmış iki satırlık kitabede ise sırasıyla Nahl Suresi 90 , Al-i imran 18, 19, 26. Ayetleri vardır. Yine kitabenin sonunda şahne vergisi , Takbur vergisi , sabun vergisi ,Guşe vergisinin kaldırılması için emirler vardır. Bundan sonra bunları tekrar getirenler için Allah’ın gazabına uğrasınlar şeklinde  dua vardır.

Türbe : Giriş cephesinin sol tarafında, Cacabey’in türbesinin bulunduğu kısım vardır. Türbenin penceresi taç kapının minyatürü şeklinde yapılmıştır. Pencere mihrap şeklinde düzenlenmiştir. Mukarnas kavsaralı kısmın altında iki satırlık bir kitabe vardır. Kitabede; ‘’dünyanın bir durak yeri her şeyin fani olduğu ‘’ifade edilmektedir. Türbe iki kattan oluşmaktadır. Üst katın giriş kapısı çeşitli bitkisel motiflerle süslenmiştir. İç kısımda beyaz zemin üzerine firuze ve lacivert renkli bir yazı kuşağı dolanmaktadır. Alt katta ise Cacabey’in sandukasının bulunduğu mezar odası vardır.

Medresenin iç kısmına geçince hemen karşımıza ortadaki rasat havuzu çıkar Prof Dr. Aydın Sayılı tarafından yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmıştır. Gece gökyüzünden yansıyan ışınlar suya aksetmektedir. Bu sayede astronomiyle ilgili izlenimler yapılmaktadır. Bir nevi doğal teleskop görevi görmektedir. Yine içerde iki tane güneş sistemindeki gezegenleri sembolize eden sütünceler vardır. Anadolu Selçuklu süsleme sanatının nadide örnekleri arasındadır. İçerde sekiz adet öğrenci odası bulunmaktadır.

Minare : Medresenin güney batı köşesinde olup, ana mekanla arasında 22 cm’lik bir mesafe vardır. Rasat kulesi olarak yapıldığı düşünülen 21 m. yüksekliğindeki minare,  sırlı tuğladan yapılmıştır. Zikzaklı ve düz şekilde tuğla süsleme vardır. Minaredeki kitabede ise yaptıran için bir dua vardır. Minarede bulunan firuze renkli çinilerden dolayı halk arasında “Cıncıklı Cami “de denir.

Âşık Paşa :670  (M.1272) Tarihinde Arapsun’da doğmuş, 733 (M.1333) yılında Kırşehir’de ölmüştür. Mutasavvıf-şair, Garibnâme adlı tasavvufî eserin müellifidir. Gerçek adı Ali olup, Aşık mahlasıdır. Paşa, beşe veya başağa bir rütbe olmayıp, onun, babasının ilk oğlu olduğuna işaret etmektedir. Hayatı hakkındaki bilgiler, oğlu Elvan Çelebi’nin kaleme aldığı Menâkıbü’l-kudsiyye fî menâsıbi’l-ünsiyye’de anlatılanlara dayanmaktadır. Ailesi, XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gelerek Amasya’ya yerleşmiştir. Küçük yaşlarından itibaren  Vefâiyye  tarikatı çevresinde yşşamış, bu çevreye mensup mühim şahsiyetlerden iyi bir tasavvuf terbiyesi almıştır. Bu arada, kendi tarikat çevresinde olduğu kadar, o devirde Kırşehir ve yöresinde yayılmış bulunan Hacı Bektâş-ı Velî, Şeyh Süleymân-ı Türkmânî ve Ahî Evran geleneklerine bağlı önemli kişilerle de münasebet kurmuştur. Özellikle  Mevlânâ ve Sultan Veled’e ve  eserlerine büyük bir hayranlık duymuştur. Ölümünden sonra, oğlu Elvan Çelebi,  bu baba yurdunu bırakıp sülâlenin kurucusu Baba İlyâs-ı Horasânî’nin mekânı olan Çorum ve Amasya arasındaki Mecitözü bölgesine yerleşmiştir.

Aşık Paşa Türbesi, Ankara – Kayseri yolu üzerindeki bir tepede hemen yolun kenarında, büyük bir mezarlığın içindedir. Tek katlı ve iki bölümlüdür. Dikdörtgen planlı taç giriş kapısı, Anadolu Selçuklu Süsleme sanatının yegane örneklerindendir.Bu taç kapıdaki on dilimli istiridye kabuğu biçimli kavsara ve etrafını çevreleyen örgü süslemeler türünün en özgün bezemeleridir. Aşık Paşa’nın sandukasının bulunduğu kare planlı bölümün üst kubbesi Kırgız çadırı şeklinde örtülmüştür. Bu da yapının mimarının Horasan erenleri ile birlikte gelmiş bir Türk olduğunu düşündürmektedir. Kapı üstündki üç satırlık kitabede;  Şeyh Paşa Muhlis’in oğlu olduğu, doğduğu yıl ve ölüm tarihini ay, yıl ve gün olarak gösterilmiştir.

Lale Camii : İl merkezinde, Yenice Mahallesi’ndedir. Yapım tarihi tam olarak bilinmemektedir. Bir Seçuklu eseri olması tahmin edilmekte olup, günümüzde cami olarak kullanılan kısmın aslında darphane olarak kullanıldığı sanılmaktadır.

Melik Gazi Kümbeti : Merkez’de, Medrese Mahallesi, Lale Sokakta’dır. Büyük bir meydanın ortasındadır. Burada,  Mengücüklüler’den Melik Muzafferüddin Muhammed b. Behram Şah tarafından 644 (1246) yılında yaptırılan ve daha sonra ortadan kalkan Melik Gazi Medresesi bulunuyordu. Türbe, yok olan medreseden geriye kalan kısım olup, Melik Gazi’nin hanımı tarafından inşa ettirilmiştir. Yüksek ve sivri pramidal bir küllahla kapatılmıştır. Küllahın altındaki duvarlar üçgenler oluşturularak örülmüştür. Pencere ile aydınlatılmış, taç kapıdaki süslemelere görkemli bir görünüm kazandırılmıştır. Mengücekoğullarından Kemah -Erzincan  Kolu Melikinin kardeşi ve Şebinkarahisar hakimi  olan Muzafferüddin Muhammed, Selçuklu sultanın kendisine bir dirlik vermesi karşılığında kaleyi teslim edeceğini söyleyince, bu isteği kabul edilerek kendisine Kırşehir timar, bazı yerler de mülk olarak verilmiştir. Muzafferüddin Muhammed ailesiyle birlikte hayatının sonuna kadar Kırşehir’de oturdu ve bir medrese inşa ettirdi. II. İzzeddin Keykâvus’un ilk saltanat yıllarına (1246-1249) kadar yaşadı. Temiz ahlâklı, sağlam seciyeli bir insan olan Mengücük prensi, İbn Bîbî’ye göre kızını Alâeddin Keykubad’ın oğlu Gıyâseddin Keyhusrev’e vermek istememiş, ancak ısrarlara dayanamayarak buna rıza göstermiştir. Muzafferüddin Muhammed ve oğulları Kırşehir’de Selçuklu sultanlarından saygı görerek yaşamışlardır.

Fatma Hatun Türbesi (İlhanlı Türbesi) : Merkezde, Medrese Mahallesi, Kümbealtı mevkiinde bulunan bir mezarlığın ortasındadır.  Bu türbe, Anadolu’da, tek başına kendi türünün öncüsüdür. Basık ve bodur görünüm, bilindik örneklerinin dışındadır. Tek katlı oluşu ise, daha 1287’lerde Osmanlı döneminin türbe anlayışına doğru bir gidiş olduğunu göstermektedir.

Yer Altı  Şehirleri : Roma döneminde yasaklanan Hristiyanlık inancından dolayı, Kapadokya Bölgesinde M.Ö.2.yy ve özellikle 3.ve 4.yüzyılda ortaya çıkan yer altı şehirlerinden Kırşehir’de de bulunmaktadır. Yumuşak tüf kayaların oyularak meydana getirilen bu yer altı şehirleri, korunmak, sığınmak ve ibadet etmek için kullanılmışlardır.

Mucur Yeraltı Şehri : Mucur’da Merkez Solaklı Mahallesi’ndedir. Roma döneminde yasaklanan Histiyanlık inancında olanlar tarafından kullanılan yeraltı şeri yaklaşık 7-8 metre yüksekliğe sahip bulunuyor. Aşık Paşa Türbesi’ne kadar çok geniş bir alana yayılmış olabileceği düşünülen şehrin temizlenip görülmeye açılan kısmı, 42 odaya sahip bulunuyor. Bir mekandan diğerine geçiş veren koridorlara, büyük ve küçükbaş hayvanlar için ahırlara ve ibadet odalarına sahip olan şehirde ayrıca havalandırma delikleri ve tehlike anında geçişleri kapatmak için kullanılan büyük yuvarlak taş kütlelerin kullanıldığı kapak taşları da bulunuyor.

Kepez Yeraltı Şehri  : Mucur İlçesi Kepez Köy’ündedir. Kapadokya Bölgesi’nin en düenli yr altı şehri olarak kabul edilmekte olup, iki ayrı renkteki toprak yapısı ile de ilgi çekmektedir. Dikdörtgen şekilli, üçerli gruplar halindeki salonlar ve bu salonları birbirine bağlayan galeri ve tünellerden oluşmaktadır. Kepez Yeralt şehri, Kırşehir- Aksaray Karayoluna 10 km.lik bir mesafededir.

Dulkadirli Yeraltı  Şehri : Mimari yapı ve plan olarak Selçuklu dönemi kervansaraylarını andıran yeraltı şehri, il merkezine 50 km. mesafededir. Kapadokya Bölgesi’ndeki diğer yeraltı şehirlerinden farklı özelliklere sahip olan mekanın girişi 22 m. tonozlu bir tünelle başlar. Bu tünel, 30 X 50 m.uzunluğunda uzunluğunda, yaklaşık 20 metrelik üstü açık bir avluya açılır. Avlunun, doğu, batı ve kuzey cephelerinde, kayalara oyulmuş 5 salon ve 8 oda bulunmaktadır. 5 Numaralı odada bulunan yelpaze biçimli bir merdivenle alt kata inilir. Burada bir de bir su kuyusu bulunmaktadır. Galeri bölümünde bulunan dairesel iki büyük değirmen taşının, yuvarlak kemerli kapıları kapatmak için kullanılmış olabilecekleri de düşünülmektedir. Yine galerinin en sonundaki odada da daha küçük ölçülerde üçüncü bir değirmen taşı bulunmaktadır. Yine bu odada kayaya oyulmuş nişlerle bezenmiş ve Hristiyanlarca kullanıldığı tahmin edilen küçük bir ibadethane de mevcuttur. Buradan yaklaşık 130  m. doğusunda, devamı niteliğinde iki avlulu bir yerleşim yeri daha bulunmaktadır.

Dulkadiroğulları, Oğuzların Bozok kolundan olup, 14.yy.başlarında Elbistan ve Maraş taraflarında yerleşmişlerdir. Zaman içinde yayılarak büyümüşler, özellikle de Memlükler ve  Osmanlılarla inişli  çıkışlı irtibatları olmuştur. Kurucuları Zeynüddün Karaca’dan sonra başa geçen oğlu Sülü Bey, bir kızını Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin’e, diğer kızını da Osmanlı Şehzadesi Çelebi Sultan Mehmed’e vererek bu iki devletle de dost olmuştur. Yine Dulkadirli Beyi Süleyman Bey, 1449 yılında kızı Sitti Mükrime Hatun’u Sultan II.Murat’ın oğlu Şehzade Mehmed’e (Fatih Sultan Mehmed) vermiştir. Diğer kızını da yine Memlük Sultanı Melik Zahir Çakmak’la evlendirmiştir. 877 (M.1472) Tarihinde Memlükler, Dukadirli Beyliği’nin başına Şah Budak’ı getirince, Osmanlılar da buna karşı Şah Budak’ın kardeşi Bozkurt isimli Aaüdevle’yi bu göreve getirdiler. Alaüdevle kızı Ayşe Hatun’u, Sultan II.Bayazıd’a verdi. Bu evlilikten Yavuz Sultan Selim doğdu.  Fakat bu dostluk göstermelikti ve Memlük Sultanının teşvikiyle Osmanlıya kafa tutan Alaüdevle, 1515 yılında Turnadağı Savaşı’nda mağlup edildi. Alaüdevle ve dört oğlu esir edilip, öldürüldü, Alaüdevle’nin kesik başı da hamisi Memlük Sultanına gönderildi. Bu beyin Anadolu’nun birçok yerinde bulunan ve günümüze gelebilmiş değişik eserlerinin arasında, Kırşehir’de, cami, medrese,ve zaviyesi bulunmaktadır. Kendisi, Maraş’ın Andırın kazası köylerinden Gökçeli (Gökçebel) Köyü’ne defnedilmiştir. Ahi Evren Türbesi’nin kapısı  üzerinde bulunan 886 (M.1481) tarihli kitabede,  Alaüdevle’nin Fatih Sultan Mehmed’in himayesinde olduğu yazılmıştır.

Turkiye_Kirsehir_Agalar_Konagi

Kırşehir – Ağalar konağı

Ağalar Konağı : Merkede Kayabaşı Mahallesi’nde, Kadıhanı Caddesi’ndedir. 1938 Tarihli konak, Enver Ekinci tarafından yaptırılmış ve devrin tanınmış ailelerinden olan “Ağalar” tarafından kullanılmış olduğundan böyle adlandırılmıştır. Yapımında, taş, tuğla ve ahşap kullanılmıştır. Büyük bir bahçe içinde olup, belediye tarafından işletilmektedir.

Hacıbey Konağı : Merkez’de, Yenice Mahallesi, Selgah Orta Sokak’tadır. 1919 Yılında, Mehmed Doğu tarafından, iki katlı, orta sofalı planda, mimarisi ve süslemeleriyle geleneksel Kırşehir evleri tipnde ina edilmiştir. Üst kat mabeynde, abartılı bir tavan göbek süslemesi vardır. Süslemelerde kullanılan bitkisel motifler ve çiçekler dönemin süsleme özellikleri olup, günümüzde de dokunan halılarda uygulanmaktadır.

Bekir Efendiler Konağı : Merkez Kayabaşı Mahallesi, Bekir Efendiler Sokakta’dır. 1900 Yılında, Bekir Efendi tarafından yaptırtılmıştır. İki katlı olup, ortadaki geniş sofaya açılan sağda ve solda ikişer taneden dört odası vardır.

Sülükçüler Konağı : Merkezde, Kalehöyük’ün alt eteğindedir. 1926 Yılında, Mehmed Sülükçü tarafından yaptırtılmıştır. Alt katı dükkan üst katı konut olarak kullanılan bina, yapılar arasında sıkışmış olsa da iki yan cephesi bulunmaktadır. Arka cephe ise Kalehöyük yamacına yaslanmıştır. Üst katta bulunan çıkma balkonun duvalarındaki ahşap payeler ve demir süslemeler dikkat çekici güzelliktedir. Yapının alt katında taş, üst katında kerpiç ve ahşap kullanılmıştır.

Ulaşım : İç Anadolu bölgesinin ortasında yer alan Kırşehir, doğudan batıya, kuzeyden güneye giden karayolu ulaşım ağının üzerinde bulunması dolayısıyla yurdumuzun en kolay ulaşılabilen illeri arasındadır.Günümüzde en fazla kullanılan ulaşım şekli  karayoludur. Batı bölgelerini doğuya bağlayan önemli karayollarından olan Ankara-Kayseri karayolu ilimizin içerisinden geçmektedir.

En yakın demir yolu 70 km ile Yerköy’dedir.

En yakın hava limanları Nevşehir (60 km), Kayseri (130 km) ve Ankara Esenboğa’dır (200 km) .

Kırşehir’in komşu illere uzaklığı ise şöyledir; Ankara’ya 185 km. Kayseri’ye 134 km. Nevşehir’e 90 km., Aksaray’a 109 km, Kırıkkale’ye 112 km. ve Yozgat’a 112 km. Hacıbektaş’a 51 km.

Yazı ve Fotoğraflar  :Bilsen GÜRER
bgurer@isiltur.comt

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapabilirsiniz